Kültür-Sanat 02 Şub 2009 11:03
Sonbahar
Haftasonu ailemle birlikte Özcan Alper’in Sonbahar filmine gittim. Film, çoğu sinemada gösterimden kaldırıldı. 7. gösterim haftasında izleme şansı bulabildiğim bu filmi mutlaka izlemenizi öneriyorum. Karadeniz’in doğal güzelliklerine, şiirsel bir sessizlik tadında yolculuk yapmanızı sağlayan filmin konusu şöyle:
Yusuf 1997 yılında 22 yaşında üniversite öğrencisi iken girdiği cezaevinden, 10 yıl sonra sağlık nedenleriyle tahliye edilir. Yusuf ‘u, cezaevinden çıkıp geldiği Doğu Karadeniz’deki köyünde bir tek yaşlı ve hasta annesi karşılar. O cezaevinde iken babası ölmüş, ablası ise evlenip büyük bir kente taşınmıştır.
Ekonomik nedenlerle sadece yaşlıların kaldığı bu dağ köyünde Yusuf bir tek çocukluk arkadaşı Mikail ile görüşmektedir. Sonbaharın kendini yavaş yavaş kışa teslim ettiği günlerde, Yusuf Mikail ile gittiği bir meyhanede fahişelik yapan genç ve güzel Gürcü kızı Eka ile karşılaşır. Farklı dünyalardan gelen bu iki insanın birlikteliği için; ne zaman, ne de koşullar uygundur. Yine de Yusuf için aşk son bir kez hayata tutunma ve kendi yalnızlığından sıyrılma çabasına dönüşür. Eka içinse Yusuf bu dünyadan çok uzakta, hatta şimdiki zamanda yaşamayan, Rus romanlarından kaçmış bir karakterdir.
90 sonrasını arka planına alarak bir dönemin ironisini, acımasızlığını ve gerçekliğini ele alan filmde, yakın tarih hem belgeleniyor hem de eleştirel bir süzgeçten geçiriliyor.
Filmin her sahnesi ayrı şiirsellikte ve güzellikte ama final sahnesinin vuruculuğu uzun süre zihinlerden çıkmıyor. “Sonbahar Film Müzikleri“nin 21. Premiers Plans Festival Angers’de En İyi Müzik ödülünü aldığını da belirteyim ve yazıyı filmin final sahnesinde çalan “Daim Yusuf Orti” parçası ve Can Dündar’ın 29 Aralık 2008 tarihli “Suskun” yazısıyla bitireyim…
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Suskun
Yatakta çırılçıplak bir kadın ve bir erkek…
Ana rahminde iki bebek kadar masum, yan yana yatıyorlar.
Biri yaralı bir devrimci, diğeri Gürcü fahişe…
Birinin ideali, öbürünün üzerine devrilmiş.
İnsanı ciğerinden vuran bir devrin kahramanları, hasarlı bedenleri ve ruhlarıyla, hep ufka bakıyor, bekliyor, susuyorlar.
Sözden bıkmışçasına, sükût çağındaymışçasına, acıyla olgunlaşmışçasına sabırla, inatla, umarsızca susuyorlar.* * *
Eskiden… “sabırsızlık zamanında” yani; konuşkandı film kahramanlarımız; perdede lafını esirgemez, yerli yersiz sloganlarla taşı gediğine koymaktan çekinmezlerdi.
Sustular şimdi…
Şairane bir elemle sustular.
“Sürü”de Yılmaz Güney’in Berivan’ının dili bağlanmıştı ilkin… Onca maraza, onca dayağa karşı, bir “ah” bile çıkmamıştı mühürlü dudaklarından…
“Eşkıya”da Keje sustu sonra; zamana lanet eder gibi…
“Yazı Tura”da kirli bir savaştan yaralı dönen Rıdvan sustu.
“Babam ve Oğlum”da “darbe alan” Sadık sustu.
Şimdi de Özcan Alper’in “Sonbahar”ında Yusuf susuyor.
Ölüm orucuna yattığı hücresinden çıktıktan sonra her tarafın hücreye dönmüş olduğunu görmenin mutsuzluğuyla, “Sosyalizm uğruna onca yıl hapis mi yattın, yazık sana” diyen bir Gürcü kızının hayal kırıklığıyla, bir söz orucuna yatıyor bu kez de…
Bir tek ırmaklara haykırıyor isyanını; ki o da yankı vermiyor.* * *
80’lerle başlayan ölümcül sessizliğin, sinemadaki sedası bu suskunluk…
Darbe mağdurlarının, savaş kurbanlarının, hapis yorgunlarının ketumiyeti… Aslında sözleri bittiğinden değil, sözün hükmü yittiğinden susuyorlar.
Bağlı dilinden acı tükürür gibi, onca boş lafa savrulmuş bir küfür gibi susuyor bazısı…
Bazısı sükûtun siperlerine saklanıyor.
Kimisi gördükleri karşısında dili tutulduğundan, kimisi konuşmanın bedelinin ağırlığından, kimisi etrafın tenhalığından susuyor.
Rıdvan kendine kıyıyor sonunda…
Sadık da Yusuf gibi, zulmün açtığı yaralara yenik düşüyor.
Onlar, yanlış zamanda çıktıkları bir yaylada hayatın dışına savruldukça, hasret çekmiş analarının, küskün babalarının, yetim büyümüş evlatlarının yamacında acı çektikçe ve işittikleri yalanlardan bitkin düşüp sustukça, bizim de bir yumruk oturuyor boğazımıza; bağlanıyor dilimiz…
Ağzımızı bıçak açmıyor.* * *
Dört mevsimlik bir yüzyılın “sonbahar”ı kısmet oldu bizim kuşağa…
“Düşlerinin peşinde koşan çocuklar” susturulduğundan beri, yaprak döküyor yerküremiz…
Hüzünlü bir güz, sadece sinemada değil sokakta da, sadece bizim buralarda değil dünyada da hüküm sürüyor.
Sonbahar böyleyse, kış çok daha çetin geçecek demektir.
Ama biz sussak da umut susmaz: Sadık, dal gibi bir oğul bırakır geride…
Yusuf, eski bir tulumu tamir eder, yeniden çalınsın diye…
Çünkü suskunlar bilir:
Her sonbaharın ardından yine ilkbahar gelir.29.12.2008 – Can Dündar – Milliyet

11 Şub 2009 21:08
1.ismail koçak…
hatırlıyorumda carlos ismail sonbahar adlı bir sinema filmi var demiştin mutlaka gidelim diye.evet gün geldi ailelerimizle gitmek kısmet oldu iyiki de gitmişiz izlediğim en güzel türk sineması filmiydi hele şarkıları ve doğası muhteşemdi.tabiki final sahnesi var ki kelimeler kifayetsiz kalıyor ben sadece gidilmesi ve görülmesi gereken bir başyapıt olarak nitelendiriyorum.ama ne acıdır ki bu tür filmlerin fazla reklamı yapılmıyor ama recep ivedik gibi dangalak filmlerin reklamından geçilmiyorişte sıkıntı burada başlıyor niye türk sineması ilerlemiyor sen bu filmi söylememiş olsan benim haberim bile olmayacak iyikide gitmişiz çok güzeldi.sana çok teşekkür ediyorum bu filme gittiğimiz için kendine iyi bak ha çorumca hemi güzel hemide başyapıt carlos
14 Mar 2009 18:47
2.Engin…
Hey gidi karadeniz
Doldi da taşamadi.
Ankara’ya sınav nedeniyle gittiğimde kız arkadaşımla izledim.Film bitiminde büyük tesadüf ki yönetmen geldi ve izleyicilerle sohbet etti.
Ben çok beğendim.
Bir anı:
Yıllar önce DEU DESEM de gösterilecek filmi bekliyoruz. Bir kalabalık geldi.78′liler izmir girişimi bu grup.30 dakikalık bir grup toplantısı olacakmış.Bende arkadaşımla katıldım.
Orada hiç unutmam. Sahneye çıkan bir katılımcı abi
“Çok işkenceler gördük. Vücudumuza elektrik verdiler.Soğuk betonlarda yatırdılar.Bunlar önemli değil. Şunu diyorum ki bir daha olsa yine aynısını yaparız.”
İçim titremişti.Bu ne kararlılık bu ne cesaret.
Sonbaharda da buna benzer bir sahne vardı.
Enver GÖKÇE’nin bir şiiriyle kapatayım
Ben gider oldum
kardaşlar.
Ve de
kız kardaşlar,
Ben gider oldum,
Gayri
Haram bana
Bu toprak damlar
Bu ağaçlar,
Bu taşlar bana.
Lan kardaş
Bu nasıl yara
Kanar heryerimden.
Döğülmüşüm
Süğülmüşüm
Koğulmuş.
Siktir çekilmişim yani
Kendi öz yurdumda.
Bir meri keklik gibi
Çeker giderim.