Kişisel 20 Eyl 2008 18:42
Memento Mori *
Yaşarken aynen Romalı şair Lucretius gibi meydan okumuştun ölüme: “Ölümden niye korkacağım ki? Ben varken o yoktur, o gelince de ben olmayacağım.”
Biricik kardeşim, 6 Eylül 2008 günü fiziksel olarak aramızdan ayrıldın. Yirmi beş yıldır içimizi o kadar çok “Utku”yla doldurmuşsun ki yokluğuna alışmak kolay olmayacak. Aklıma sürekli iki kafadar olarak geçirdiğimiz yıllar geliyor. Çocukken oyun arkadaşımdın. Olaylara pratik ve mantıklı yaklaşımlarınla beni hep büyülerdin. “Ne mutlu ki senin gibi bir kardeşim var” diye düşünürdüm. Beni tehlikelere karşı korurdun. Hiç unutmam sen 4, ben 6 yaşlarımdayken bana saldırmaya kalkışan çocukları döverdin. Gözlerimin önünden gitmeyen bir başka sahne de köy çeşmesinin duvarına oturmuş elmalarımızı yediğimiz an. Ailemizin birlikte ilk görev yaptığı Manavgat’taki İkievciler Köyü’nden bir sahneydi bu. Ben pis boğaz olarak elmamı çoktan bitirmiştim, sense hâlâ küçük dişlerinle kafan büyüklüğündeki elmayı dişlemeye çalışıyordun…
Bu köyde birçok anı yaşadık. Kum yığınından mağara evler yaparken beni akrep soktuğunda koşa koşa annemlere haber vermiştin “anne akyep akyep bet” diyerek. Küçükken sen bana hep “bet” derdin. Yıllar sonra sana sorduğumda sen de neden “bet” dediğini bilmediğini söylemiştin. Belki de çocukken çok izlediğimiz “Batman ve Robin” çizgi filmlerinden etkilenmiştin. Hiç unutmadığım sahnelerden birisi de senin yüzme bilmediğin yıllarda ben derinlere açılırken arkamdan bağırarak “gitme bet, gitme!” demendi. Ben de son aylarda sana “gitme” diye çok bağırdım ama biliyorum elinde değildi gitmemek… O yıllarda sana “Utku” diyemezdim, dilim “Ukku”yu çevirebilirdi ancak. “Yaaa ben Utku diyorum, siz Ukku anlıyorsunuz” diye de gülenlere sitem ederdim.
Canım kardeşim, ilkokula başlayacağımızda bizimkilerin tayini çıkmıştı Kumluca’nın Adrasan köyüne… İki kafadar olarak en keyifli yıllarımızı burada geçirdik. Irmaktan balık yemleri (küçük karidesler) yakalardık, halka şeklindeki telin içine sarı patates çuvallarını geçirerek. Daha sonra bu balık yemleriyle denizde balık tutardık. İlk başlarda sahilden olta sallamaktı tek tekniğimiz… İkimizin de birer deniz gözlüğüne kavuşmasından sonra işi genişletmiş ve balıkları oltamızdaki yemlere tav olurken izlemeye başlamıştık. Hatta bir ara açıklarda o kadar çok balık yakalıyorduk ki, her seferinde sahile dönüp balığı bırakıp tekrar açılmamak için küçük bir sal yapmıştık. Bu “mühendislik harikası” çözümümüz sayesinde yakaladığımız balıkları salın üzerindeki kovaya atıyor ve zaman kazanmış oluyorduk.
En büyük zevklerimizden birisi de “ahtapot” yakalamaktı. Sen “kaşif”tin. Ahtapotların hangi taşın altında saklandığını gösterirdin. Ben de “avcı” olarak demirciden yaptırdığımız şişle onları yakalardım. Sonra onları afiyetle yerdik. Bir keresinde bu av merakı yüzünden bizimkilere haber vermeden Adrasan’ın en ıssız koylarına gitmiştik. Saatler geçmiş, bizimkiler bizi aramış; ama bulamamışlar ve telaşlanmışlar. Akşama doğru sallana sallana gelince ikimiz de kötekten kurtulamamıştık.
Adrasan’da da onlarca güzel hatıra bırakıp 1993′de Antalya’ya geldik. Kafadarlığımız burada da devam etti. Özellikle okulun bahçesinde yaptığımız basketbol maçlarını çok özlüyorum. Bütün kardeşler gibi bizim de “sudan sebepler”den onlarca kavgamız oldu. Bugün dönüp baktığımda “keşke” birbirimizi hırpalamasaydık demiyorum çünkü onlar da yaşamın içinde olması gereken güzellikler. Sonrasında farklı liselerde okumamız ve daha sonra benim üniversite için Trabzon’a gitmem nedeniyle birbirimizden biraz uzaklaştık. Ama sen benim “akıl vermekten zevk aldığım” pratik kardeşimdin. Gerçi beni hiç dinlemezdin ama ben yine de sana yol göstermeye çalışmaktan vazgeçemezdim.
Ayrı kaldığımız yıllarda ne güzel dostluklar edinmişsin, gerçekten bir kez daha kardeşim olmanla gurur duydum. Arkadaşların “Facebook”ta senin için bir grup (U.T.K.U. D.O.Ğ.A.N.) kurdular ve oraya yazdıkları yazılarla hatıranı canlı tutmaya çalışıyorlar.
Elbette herkesin kardeşi “en güzel”dir ama sen bambaşkaydın. Çünkü kimseyi üzmemiş, hep paylaşımcı olmuştun. Son aylarda hastanede sohbet ederken beni o kadar etkilerdin ki “Utku, peygamber gibi adamsın vallahi!” derdim. Daha sonra farkettim ki sadece beni değil; hemşireleri, doktorları, eş-dostu çok güzel ikna ediyor ve anlattıklarınla mest ediyordun. Dayımın da dediği gibi “tam muhabbet adamı”ydın. Hastane koridorlarında hemşirelerin başka hastalara davranışlarını gözlemleme şansım oldu. Hemşire senin yanına girerken senden pozitif bir elektrik alıyordu. Esprilerinle görevini tamamlıyordu.
Hastane günleriyle ilgili ayrıntılara girmeye gerek yok kardeşim. Hepimiz o günleri yoğun olarak yaşadık. Ama Şubat’ın ilk günlerinde telefonda “bana kanser diyorlar Umut” dediğin andan son nefesini verdiğin ana kadar umudumu hiç kaybetmedim. Çünkü sen inançlıydın ve bunu yeneceğine inanıyordun; biz inanıyorduk. Ama şanssızlıklar peşimizi hiç bırakmadı. Sonuçsa hepimiz için kaçınılmaz olan yolculuğa senin çok daha erken başlaman oldu.
Şunu aklından çıkarma, “ben öldüğünü kabul etmiyorum”. Son aylarda “şu işi halledersem, cep telefonunu denize fırlatacağım ve gidebildiğim yere kadar gideceğim, gezeceğim, kimse bana ulaşamayacak” demiştin. Şimdi sen o yolculuktasın. Bu dünyadaki kısacık 25 yılına o kadar çok şey sığdırdın ki gözün arkada kalmasın. Keşfedilmesi gereken yeni dünyalar var…
Aylar önce Shakespeare’in Hamlet’inden sitene bir alıntı yapmıştın: “Serçenin ölmesinde bile bir bildiği vardır kaderin.Şimdi olacaksa bir şey yarına kalmaz, yarına kalacaksa bugün olmaz.Bütün mesele hazır olmakta.Madem hiçbir insan bırakıp gideceği şeyin gerçekten sahibi olmamış, erken bırakmış ne çıkar, ne olacaksa olsun!” Ölümü cesurca karşılayabilmek ve hayatta bir evre olarak algılamak herkesin başarabileceği birşey değil. Tedavin boyunca ellerimin kollarımın bağlandığı ve kendimi çaresiz hissettiğim o kadar çok an oldu ki anlatamam. Kolay birşey değil, “küçük kardeşin, elinden kayıp gidiyor” ve sen birşey yapamıyorsun. Ama sen ölümün de bir olasılık olduğunu bilerek yaşadın, bize umut verirken… O kadar mücadelenin sonunda söylenebilecek tek şey var “Tanrı, kimseye dermansız dert vermesin.”
Biz geride kalanlar da ölümlü olduğumuzu unutmamak zorundayız kardeşim… Eninde sonunda geleceğimiz yer senin yanın. Sen kısacık 25 yılına bir insanın 80 yılda sığdıramayacağı güzellikleri sığdırdın. Herkesin aklında seninle ilgili güzel hatıralar var…
Evet kardeşim, sen bu dünyadan göçüp, yeni dünyalarda yeni yolculuklara başlayalı iki hafta oluyor. İki haftadır seni sorduklarında, baş sağlığı dilediklerinde bütün kelimeler boğazımda düğümleniyor. Ama elbette bugünler de geçecek, acılarımız hafifleyecek, acılar ve sevinçler bu dünyada kol kola yaşamaya devam edecekler.
Arada bir sana yazmayı düşünüyorum… Şimdilik hoşçakal biricik kardeşim. Sen gittikten sonra bana söyledikleri şeylerden birisi de “Sen şimdi kime kardeşim diyeceksin?”di. “Yine sana diyorum kardeşim, sana… Cevap veremeyeceğini bilsem de… Seni çok seviyorum…”
* Ölümlü Olduğunu Unutma (Latince) – Roma İmparatorluğu zamanında, sadece savaş kazanan generallerin Roma sokaklarında gerçekleştirdikleri Zafer Resmi Geçidi esnasında adı Corona Civica olan bir taç takmalarına izin verilir, generalin başının üstünde bu tacı tutan kölenin görevi de sadece tacı tutmak değil, aynı anda muzaffer generalin havaya girmemesi için generalin kulağına sürekli “memento mori” (ölümlü olduğunu unutma) sözünü fısıldamaktır.







23 Eyl 2008 21:19 1.önder koçak…
24 Eyl 2008 20:59 2.Canan Gezmiş…
ne söylesem basit kalacak utkumuz için, biliyorum
öyle güzel ifade etmişsin ki…
susuyorum…
25 Eyl 2008 19:25 3.eski bi arkadasin…
10 Eki 2008 1:31 4.Engin YILMAZ…
NE KADAR YALANSIZ YAŞARSAK O KADAR İYİ
13 Eki 2008 16:08 5.fatih…
22 Eki 2008 1:38 6.MaRDo…
23 Kas 2008 12:22 7.soner çelik…
06 Ara 2008 20:59 8.suat cenk…
‘UTKU’ gibi bi kardeşin olduğu için çok şanslısın, bizlerde onun gibi iyilik dolu mükemmel ve sımsıcak dostumuz olduğu için… sadece ‘melek’ diyebiliyorum onu anlatmaya çalışırken diğer tüm kelimeler kifayetini yitiriveriyo… selamlar olsun…
12 Eyl 2009 16:50 9.emre…
12 Eyl 2009 17:09 10.emre…